İmece`nin ne olduğunu bilen var mı?

 

 Sözcükte “imece” nin iki anlama geldiğini görüyoruz: Bunlardan birisi, kırsal topluluklarda köy işlerinin emek birliğiyle birlikte gerçekleştirilmesi. Böylece tek bir veya küçük bir grup tarafından günlerce sürecek bir iş, büyük bir grup tarafından en kısa zamanda bitirilmiş oluyor. İkinci anlamı ise şu: Birçok kimsenin toplanıp elbirliğiyle bir topluluğun işini bitirmesidir. O halde imece sözcüğünü mutlak surette köy işlerinde kullanmak diye bir kural yok.

Bu imece sözlüğünün geçerli olduğu, bilinçli bir şekilde uygulandığı dönem Cumhuriyetin ilk yıllarıydı. Çünkü Osmanlı devletinin harabeleri arasından, imece usulü, toplumun birlikte çabalarıyla yepyeni bir ülke meydana getirilmişti. Bu ülkede her şey eksikti, ama en eksik olanı da eğitim idi! Büyük bir azimle, hep birlikte işe sarılarak her alanda Cumhuriyetimize yakışır altın çağını yaşatmaya başlattık. Hem de ülkede tek parti sistemi hakimken!... Yıllar sonra çok partili bir rejime geçildi. Yani ülke tek sesliden çok sesliye geçti. Bir de üstelik demokratik bir parti ile yönetilmeye başlandı! İşte ne olduysa ondan sonra olmaya başladı. Bir zamanların “Muasır” medeniyetin sloganını “Batılılaşma” sevdası aldı. Yani körü körüne bir Batılılaşma, ama nasıl bir Batılılaşma! “ Batılı oluyoruz” derken, başlatılmış olan eğitim ve kültür alanındaki ilerlemeler baltalandı. Öyle ki, Ankara`nın göbeğindeki çıplak heykele bile tahammül edemeyenler “Ben bu heykelin içine tüküreyim” deyecek cesareti buldular. Hani yukarıda adını ettiğimiz “İmece” sözü var ya, o unutuldu! Daha doğrusu unutulmadı da, anlamı değiştirildi. Şöyle ki: imecede bir grup çalışması vardı. Fakat oluşturulan bu modern imece kavramında ise, “birlikte, ama sonuçta herkes kendi cebine” kavramı öne geçti. İşte böyle bir durumda, beklenen de oldu; ülke her alanda çatırdamaya başladı. İktidar partisi hariç, bütün mevcut partiler, bazı sivil toplum örgütleri bu gidişatı eleştirmeye başladılar. Her biri kendi çapında, iktidara verip veriştiriyor, ülkenin karanlığa götürüldüğünü, cumhuriyet kazanımlarının birer birer elden çıkarıldığını ve hatta ülkenin elden gittiğini birbirilerine anlatıp duruyorlar. Çizdikleri tablo o kadar korkunç ki, insanın uykularını kaçıracak derecede karanlık! Her parti lideri, lider yerine parti başkanı demek daha doğru olur galiba, kendi açısından ülkenin karanlık tablosunu çiziyor, çiziyor ve çiziyor... Onlar bu karanlık tablo ile uğraşırlarken, toplum da korku içinde onları dinliyor, ama hiçbir şey anlamadan! Neden mi? Anlatalım: Toplum, birkaç kez, olaylardan istifade ederek, sokaklara dökülerek korkularını dile getirdiler. Televizyon ekranlarındaki konuşmalara telefonla katılarak birleşme konusundaki düşüncelerini dile getirdiler. Ama anlayan kim! Hani bir söz vardır; “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” Kendilerini dev aynasında gören parti genel başkanları “Gelin birleşelim” mesajını veriyorlar. Fakat sözlere dikkat ediniz hep “birleşelim“ sözü yerine “gelin” sözcüğü var. Almanca`da şöyle bir deyim vardır: “Um den heissen Brei herum drehen” Tercümesi: Konunun ana çekirdek noktasına varmadan, herhangi bir şey üzerine konuşmak” İşte bu parti genel başkanlarının yaptıkları da bundan ibaret. Yalnız birleşme konusunda değil, hemen her konuda; örneğin İmam hatip liseleri, türban, laiklik, Kemalizm konularında olduğu gibi. Bu konular el yakıcı konular!.. Elbette ki bunların içinde en önemli konu “birleşme” Eğer gerçekten, ülke, rejim tehdit altında ise, bu hükümet bu ülkeyi karanlığa sürüklüyorsa, ülkenin ve rejimin bir an önce bu iktidardan kurtulması için bir araya gelmeleri şart parti genel başkanlarının. Yani bundan 80 yıl önce olduğu gibi imece usulü bir araya gelmek...

Ne var ki, önce liderlerin, “sen ben yok, biz varız” diyerek harekete geçmek halka ruhlarıyla katılmaları gerekir. Tıpkı Mustafa Kemal`in 19 Mayıs 1919`da Samsun`da Anadolu toprağına ayak bastığında yaptığı gibi.  Askeri üniformasını çıkarıp sivil elbisesini giydikten sonra şöyle demişti büyük Atamız: “Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa genel olumsuzluğun yıkıntısı altında, şunun bunun kişisel onuru da para ça parça olur. Biz, o genel onuru kurtarmak için harekete geçen millete ruhumuzla katıldık. Katılmaya engel olabilecek şahsi rütbeleri, mevkileri de genel onuru kurtarmaya yönelik bir gaye uğruna feda ettik.” İşte bütün melse burada düğümleniyor: Genel onuru kurtarmak için şahsi çıkarları feda edebilmekte... Ve de ulusal şairimiz Mehmet Akif, “imece” nin gizemli gücünü şöyle duyuruyordu bizlere: “Toplu vurdukça yürekler, onu top dahi sindiremez.”

 

Dr. Yüksel Cavlak Almanya

Dr. Hüseyin Pekin İsviçre