|
Türk toplumu neden Avrupa`ya uyum sağlayamadı?
Tarihte insanların bir yerden bir yere göç ettiklerini biliyoruz. Kimisi başka bir ülkeyi tanımak, orada yaşamak için diğeri de ülkesinde iş bulamadığından geçimini temin etmek için başka bir ülkeye göç etmek zorunda kalır. Birincisi için en tipik örnek olarak Almanların, İngilizlerin yıllardır, ülkemizin güney kıyılarını tercih ederek oralara yerleşip yaşamalarıdır. İkinci gruba gelince; burada da 1960`larda başlayan Türklerin Avrupa ülkelerine olan göçünü gösterebiliriz. Bu iki gruptaki insanların ortak paydaları gittikleri ülkelerde yaşamalarıdır. Biri çalışmadan, diğeri de çalışarak geçimlerini temin etmektedirler. Şimdi bu iki grup arasındaki yaşayış tarzlarını daha doğrusu o ülkeye uyum sağlamalarını araştıracak olursak, bazı farklılıkların göze çarptığını görürüz. Avrupa`dan başka ülkelere giden insanların gittikleri ülkeye ve toplumuna uyum sağladıklarını görürüz. Kendi anadilini ve dinini unutmadan ve hatta beraberinde getirdikleri geleneklerini korudukları gibi, bulundukları ülke insanlarına aşılamaya bile kalkarlar. Çevresine faydalı olmak, çevresindeki insanlara bildiklerini anlatarak faydalı olmak isterler. Bunun böyle olduğunu Türkiye`nin güney sahillerindeki yerleşim yerlerinde görmekteyiz. Basit bir örnek: Avustralya`ya göç eden bir Alman ailesi bulunduğu yere uyum sağladığı gibi, özel bir üzüm cinsini yetiştirerek şarapçılığa başlayarak hem ülkesine adına hem de şarapların ünü dolaysıyla Avustralya için faydalı olmuştur. Bütün göç edenlerin mutlak surette o ülkeye uyum sağlaması ve bir şeyler yapması diye kesin bir kural yok, ama çoğunlukla uyum pozitif yönde sağlanmaktadır. Avrupa`ya gelen Türk toplumuna gelince: Nedense bu saydıklarımızı pek göremiyoruz. 40 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, ne yazık ki, bir türlü ne bulundukları ülkeye ve ne de toplumuna tam bir uyum sağlamışlardır. Nasıl iki aynı kutup birbirini itiyorsa, burada da aynen böyle durumla karşı karşıyayız. Bu zıt kutuplaşma yalnız yaşadığı ülkenin toplumu ile değil, kendi aralarında da olmaktadır. Bu uyumsuzluk sonucu, anadilim, dinim dedilerse de, ne birincisine ve ne de ikincisine tam sahip olabildiler. Uyum için yıllarca yapılan çabalar maalesef boşa gitti ve bir netice vermedi. Başkaları gittikleri ülkeye ve topluma uyum sağlamaya çalışırlarken, Türk toplumu bunu neden başaramadı? Belki ilk akla gelen dilin ve dinin farklı oluşunun uyuma mani olduğu düşünülebilir. Fakat olaya daha yakından baktığımızda, en önde eğitimin geldiğini görürüz. Yapılan araştırmalara göre, Almanya`da 2,5 milyon Türk yaşıyor. Bu 2,5 milyonun birinci kuşağının büyük bir çoğunluğu kırsal kesimlerden gelme. Kadınların çoğunda okuma yazma yok. Erkeklerin eğitimi de 5 yıllık bir eğitim. Bu gelenlerin çoğu, belki de ülkesinde büyük bir şehir görmeden Avrupa`ya gelmişlerdir. Hani derler ya Köyden indim şehire, şaşırdım birdenbire. Alt yapı yok, yani eğitim oldukça düşük. Kendi dilini zor konuşan, nasıl yabancı bir dili nasıl öğrenebilir. İşte en önemli bir faktör olan eğitim eksik olunca, uyum da kendiliğinden zorlaşmış oluyor. Biliyoruz ki eğitim bir insanın kişiliğinin gelişmesinde büyük rol oynamaktadır. Eğitimden nasip almamış olarak yaban ellerine gelinince, aradan 40 yıl geçmesine rağmen, ne yaşadığı zaman ve ne de gelecek zaman için bir plan kurabildi bu Türk toplumu. Bakınız Çin ozanı Kuan- TZU bunu ne güzel anlatmış: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek, Ağaç dik, on yıl sonrası ise tasarladığın, Ama, yüzyıl sonrası ise düşündüğün, halkı eğit. Bir kez ürün verir ekersen tohum. Bir kez ağaç dikersen on kez ürün verir, Yüz kez olur bu ürün eğitirsen halkı, Balık verirsen bir kez doyurursun halkı, Öğretirsen balık tutmasını hep doyar karnı. (Prof.Ali Arayıcı; Türkiye`den Avrupaya Göçün 40 Yılı, s.148, 2002) İşte bu ozanın anlatmak istediği eksik olduğundan, meydana geln kısır döngü içinde kalıp, yılların nasıl uçup gittiğini bile anlayamadık. Şimdi acısını çekiyoruz. İşin ciddiyetini tam olarak da anlayamadık, ama bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Biraz geç değil mi? 40 yılın balını ye ondan sonra da Zararın neresinden dönersen dön kardır de. Belki bu söz bazı şeyler için geçerli olabilir, ama bir insanın eğitiminde pek de geçerli olmuyor galiba. Çünkü aradan 40/45 yıl geçti. Bu zaman zarfından birinci kuşaklar yaşlandığı gibi ondan sonra gelenlerde belirli yaşa eriştiler. Ne yazık ki, onlarda gerekli eğitimi tam alamadılar. Hem eğitimsizlik, hem iki kültür arasında sıkışma, genç kuşaklarında yaşadıkları ülkeye uyum sağlamalarına engel teşkil etti. Bu 40 yıl içinde gelmiş geçmiş hükümetler, vatandaşlarına, ülkelerinde yardım elini uzatsaydı, onları eğitmiş olsalardı, yaban ellerine gelenlerde, Batının aydınlanmasından, uygarlığından hem kendileri için hem de ülkeleri için faydalı olacaklardı. Ne yazık ki, bunlar olmadı ve Türk toplumu sonunda ne yaşadığı ülkeye ne de kendi ülkesine uyum sağlar oldu. Ne kaldı geriye? Yaşlanmış bir vücut ve eğitimsiz gençlik! Olmadı, olmadı, hiç olmadı işte! Halbuki, ünlü Amerikan öykü ve roman yazarı John Steinbeck`in çok veciz deyimi ile Gençler, ok; yaşlılar da yay olmalıydı ki, hedef tutturulabilsin.
Dr. med. Yüksel Cavlak Almanya Dr. jur. Hüseyin Pekin İsviçre
|